| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
Free Photo hosting by PhotoLava.com



acelayouts.com
musâmere

musâmere
http://musamere.blogcu.com
**" SOSYAL GÜVENLİK KAVRAMININ TANIMI VE SOSYAL GÜVENLİK SİSTEMLERİNİN AMAÇLARI Sosyal güvenlik bireylerin istek ve iradeleri dışında oluşan fiziksel ve sosyal risklerin, kendilerinin ve geçindirmekle yükümlü oldukları kişilerin üzerlerindeki gelir azaltıcı ve harcama artırıcı etkilerini azaltmak ve kişilere sağlıklı ve asgari bir hayat standardını garanti edebilmek olarak tanımlanabilir. Diğer bir deyişle, sosyal güvenlik insanların bulundukları toplumlarda insan onuruna yakışır bir şekilde, başka insanlara muhtaç olmadan yaşamalarının ve kişisel özgürlüklerinin teminatıdır. İnsanlık tarihinin her döneminde, bireyler kendilerini bir takım risklere karşı korumak ihtiyacı duymuşlardır. Bu anlamda sosyal güvenlik kavramı insanlık kadar eski bir olgudur ve tarih boyunca toplumsal hayatın önemli bir parçası olmuştur. Deniz Olurum Bir çocuk olurum bazen, Annemin elinden sıyrıldım mı Koşmaya başlarım yağmur birikintilerinin içinden Annemin kızmalarına inat. Bir lise talebesi olurum bazen, İlk sigaramı içer, biramı yudumladım mı değme keyfime Ne dert kalır ne tasa sevdiğim kızdan başka... Evinin ekmek derdine düşmüş bir işçi olurum bazen, Ha unutmadan arada bir de, 1970’lere gider solcu olurum, devrim yaparım zannımca, Ceset olurum dar ağaçlarında Kan olurum damarlarda Su olurum çöllerde Aşk olurum sevdalı gönüllerde Bir de şair olurum yanık yüreklerde. Atatürk olurum kurtuluş savaşında Ahmed Arif olurum şiire hasretlerde Mecnun olurum aşık gönüllerde Deniz gezmiş olurum Gemerek’te, Şarkişla’da Bir de yanarım Madımak’ta, Sivas’ta... Deniz Toprak PC görünüşlü, Mac duruşlu sevdiğim Yaşanılanları Kontrol-S ile kaydedip, Kontrol-Z ile geri yaşıyorum Ben sevdamı download edip masaüstüne alıyorum. En çokta ekranı kapladığın o anı özlüyorum Italik yürüyüşlüm, Bold bakışlı sevdiğim... Öyle bir halt yedim ki, sakın affetme beni Simge durumuna küçült, saatlerce beklet beni Tüm sistemlerimi çökert, Ziple sıkıştır ve parçala Alt F4 ile kapat, Shift ile değiştir beni Kedinin mousela oynadığı gibi oyna, Manzaralı mouse pedinde gezdir beni Yeni bir pencere açalım ve unutalım her şeyi Geri dönüşüm kutusuna gönderelim maziyi Kısa yol oluştur fazla bekletme bu seveni En çok Flash Animasyonlu halini özlüyorum PC görünüşlü, Mac duruşlu sevdiğim Kalpten kalbe bağlantım bağlantısı yapılır Kapanır kapılar, ağa oturum açılır Sevdamız monitöre saniyelerle yazılır Disconnect olursam beni yine arar mısın? Masaüstünde bulamazsan belgelerime bakar mısın? Yokluğunda erişim paketi teselli olmasa da Değişiklikleri kaydedip, yeniden bağlanır mısın? Herkesi sen,.....dostun mu sandın,......belki ol..............ağyâr olur. Sadıkâne,.........belki ol...................... âlemde bir.........didâr olur. Yâr olur,...........ağyâr olur,.................didâr olur,.........serdâr olur.Sanma şâhım,...herkesi sen................sadıkâne...........yâr olur. promosyona hayır! öz hâkiki indirim indirin!!! promosyona hayır! sözde değil ÖZ'de indirim indirin!!! Bir Kuruş'un Hâk'kını Aramak İçin Alan Râzı Satan Râzı"**



REKLAMSIZ KESİNTİSİZ SİNEMA KEYFİ TRT 1 HER ÇARŞAMBA SAAT:20:30

HERŞEY TÜRKİYE  İÇİN

POPSAATİ & PEOPLECLOCK

"DÜNYA'NIN TÜRKÜSÜ" "dünya'nın bütün sabahları"

Yazılar arşiv 11.2007 Other entries in 2007-11 resimler , videolar

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

 
  Doğru tanımlayalım  
 
11 Kasım 2007

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

 

 

                   Doğru tanımlayalım

Bir terör saldırısı arkasında bir çok acılar bırakır ve bu konuda sayısız trajik hikayeler yazılabilir ve söylenebilir. Teröre müsamaha gösterenler eğer Kürt sorunu çözülseydi bu acılar yaşanmazdı diyerek suçu başka yerlerde arar. Onlara göre dünyanın tek sorunu budur ve insanları, demokrasinin ve insan haklarının gereği saydıkları bu problemi anlayanlar ve anlamayanlar olarak ikiye ayırırlar. Nereniz ağrıyorsa oranın tedavisinin sağlığınıza kavuşturacağını sanırsınız.

Olaylara bu açıdan bakanlara söylenecek pek fazla bir şey yoktur. Şikayeti haklı olabilir ve herkes sayısız şikayet konusu bulabilir. Ancak bu bakış açısı, çoğunlukla şikayet konusu da dahil, hiçbir sorunu çözmez. Mesela bir Iraklı Saddam’ın yönetiminden şikayetçi olabilirdi ama şimdi tüm sorunların anlamını yitirdiği ve hayatta kalmanın tek hedef olduğu bir ortamda yaşam savaşı veriyor.

 

Medyamızda PKK dışında bir tartışma konusu pek fazla yer bulmuyor.

 

 

 

Ne olduğu, kimin tarafından yönetildiği bile doğru dürüst bilinmeyen bir örgüt hayatımızın her alanını kaplıyor. Çağımızın en üst düzeyi sayılabilecek bir zirvenin ana konusunu teşkil ettiği düşünülüyor.

ABD tarafının bunu kitleleri yönlendirmek için kullandığını biliyorum ama bizim bu konudaki düşüncemizin ne olduğu hakkında kesin bir kanaate sahip değilim. Çünkü olayları parçalara ayırıp her birini bağımsız olarak incelemek gibi alışkanlığım yok. Yani tek başına bir PKK sorunu olduğunu, bunun diğer gelişmelerin dışında bağımsız bir olay olduğunu düşünmüyorum.

Önce bütünün ne olduğunu, çatışmanın taraf ve sebeplerini arıyorum. Sonra hedefe ulaşmak için hangi araçların kullanıldığını ve şu anda mücadelenin hangi aşamasında bulunduğumuzu anlamaya çalışıyorum. Vardığım sonuç mücadelede başlıca iki silah kullanıldığı, bunların terör ve ekonomi olduğudur.

Ekonomik alanda büyük bir güç değişimi yaşandığını gözlüyorum. Dünyadaki tasarrufları kontrol eden küresel sermayenin ağırlığı azalıyor ve finans kesiminde ciddi daralmalar gözleniyor. Buna karşılık petrol gelirlerinde piyasa şartlarına bağlı olmadan gerçekleşen artışlar yeni bir sermaye oluşumuna yol açıyor ve bunu kontrol eden güçler eskisinden farklı. Bush yönetimi ve onunla birlikte hareket eden petrol şirketleri, Rusya ve petrol ihraç eden devletler yeni ekonomik gücü ellerinde tutuyor. Bu siyasal gücün el değiştirmesi sonucunu doğuruyor. Doların değer kaybetmesi, sanıldığının aksine, ABD’nin hem yükümlülüklerinin değerini hem de dış ticaret açığını azalttığı için olumlu sonuçlar yaratıyor. Avrupa ve Uzakdoğu ülkeleri kaybeden taraf oluyor.

Terör bir çok operasyona gerekçe hazırladı ama artık buna gerek kalmadı. Radikal İslam terörü açılması gereken bütün kapıları açtı ve artık sahneyi terk etmesi gerekiyor. Kürt terörü, Kürt kimliğinin kabullenilmesiyle görevini yaptı ve artık tasfiyesi gerekiyor. Radikal İslam teröründe finansmanı sağlayan Suudi Arabistan ve kadroları sağlayan Pakistan’ı yeni roller bekliyor. Müşerref yerini Bhutto’ya terk ediyor ve Suudiler bölgedeki ülkelere küresel sermeyenin zayıflamasıyla doğan açığı kapatıyor. İşlevi biten kızağa çekilecek. Teröristlere iyi istirahatlar dilerim.

 

 **********

 

 muhalefet denenlerin diğer meselelere cevabları var mı ki !!!

 

Şahinlere bir şeyler oluyor

  Şahinlere bir şeyler oluyor  
 
11 Kasım 2007
 
 


Şahinlere bir şeyler oluyor

Geçtiğimiz günlerde emekli komutanların pek çoğumuza "Hayırdır, şahinlere bir şeyler oluyor" dedirtecek cinsten açıklamalarını dinledik art arda.


Aslında şaşırtıcı açıklama furyasının Org. Başbuğ'la başladığını unutmamak lazım. Başbuğ'un "Dağa çıkmayı engelleyemedik, bu konuda başarısızlığımızın sebeplerini konuşmalıyız" mealindeki açıklamasına bir nev'i "öncü" açıklama da diyebiliriz.

Ardından Hilmi Özkök'ten, Aytaç Arman'dan ve hatta Kenan Evren'den şimdiye kadar duymaya pek alışık olmadığımız türden değerlendirmeler dinledik.

Hilmi Özkök, yıllarca meselenin "yoksulluk" meselesi olarak ortaya konulmasının yanlışlığına değiniyor, Kürt sorununun inkârının bir yere götürmediğini vurguluyordu.

Aytaç Arman dilini konuşmak, şarkısını, türküsünü dinlemek kültürünü yaşamak isteyen Kürtlerin baskıyla sindirilmeye çalışılmasının sorunu nasıl azdırdığını anlatıyordu uzun uzadıya.

Ardından Kenan Evren de kervana katılıyor, Diyarbakır Cezaevi'ndeki işkencelerden haberi olmadığını söylese de, fikir düzeyinde o da benzeri sözlerle özeleştiri yapıyordu.

Biz daha, "Ne oldu böyle birdenbire, nasıl oldu da hepsi birden bir zamanlar söyleyenleri hain ilan ettikleri lafları etmeye başladılar" derken, şaşırtıcı bir tutum değişikliği de Baykal'dan geldi.

Düne kadar iktidarı köşeye sıkıştırma uğruna ateşli savaş taraftarlığına soyunan; Kuzey Irak operasyonunun mutlaka Barzaniyi de hedef alması gerektiğini savunan Baykal, birdenbire sürpriz bir açıklamayla tam tersi şeyler söylemeye başladı. Kuzey Irak yönetimiyle iyi ilişkiler kurulmalı, Iraklı gençlere Türkiye'de eğitim imkanı sağlanmalı, ekonomik ambargo bir yana, ticari ve ekonomik ilişkiler daha da güçlendirilmeliydi!

* * *

Şahinler kanadında ortaya çıkan bu tutum değişikliğinin iç ve dış kaynaklı çok çeşitli sebebi olabilir. Ama hemen akla gelen temel sebep hiç kuşkusuz, devletin bu kesiminin de başarısızlığı daha fazla taşıyamaz hale gelmesidir. Mücadele şimdiye kadar - hemen hemen tamamen- askeri mücadele şeklinde yürütüldüğü için, ortaya çıkan başarısızlık tablosu da en fazla orduyu yıpratıyor ve besbelli ki bu da belli bir rahatsızlığa yol açıyor. Öte yandan, yükselen terör karşısında büyüyen milliyetçi tepkilerin doğrudan Kürt-Türk kardeşliğini hedef alması; Türk - Kürt çatışmasının tehlikeli biçimde kışkırtılması, hem devletin hem de toplumun her kesiminde çok ciddi endişelere sebep oluyor. Muhalif siyasi partiler de "bu işin şakasının olmadığını", Kürt-Türk düşmanlığını körüklemenin ateşle oynamak olduğunu anlayıp daha sorumlu davranma gereği hissediyorlar belki de... Her ne ise; sebepler ne olursa olsun, görünen o ki, Kürt meselesinde farklı bir dönemi giriyoruz.

Hiç kimsenin "eski politikaları aynen sürdürelim" ısrarına cesaret edemediği; tam tersine "yeni şeyler denemek lazım" fikri üzerinde konsensus sağlamanın oldukça mümkün göründüğü bir dönem bu...

Bu koşullar, Ak Parti'nin önünde, Kürt meselesinin çözümünde cesur davranmak için şimdiye kadar olmadığı kadar uygun bir ortam oluşturuyor.

Erdoğan Hükümeti eğer bu fırsatı değerlendirebilirse, on yıllardır tıkanmış bulunan Kürt sorununa yeni bir açılım getirecek yeni bir politika paketi oluşturabilir. Böyle bir paket için gerek devlet içinden gerekse siyasi rakiplerinden belli bir destek alabilir.

Böyle bir paketle -AB'den ABD'ye, oradan Kuzey Irak'a uzanan - çok geniş bir uluslararası destek sağlayıp, PKK'nın dış desteğini büyük ölçüde yok edebilir...

Alacağı halk desteğini saymıyorum bile...

Bu ülke halkı Kürt meselesinde düğümü - tam olarak çözemese de- en azından çözmeye kalkışan bir iktidara ömür boyu minnetle bağlanır.

Tabii, eğer Ak Parti bunu başarabilirse, çok önemli bir değişim daha yaşanır Türkiye'de. Ülkenin en belalı konusunun "siyaset yoluyla" halledilmesi siyasetin gücünü muazzam artırır ve askeri vesayet rejimini son derece zayıflatır.

Bir başka deyişle, bu konuya cesaretle giren AK Parti, sadece kendini güçlendirmekle kalmaz, bütünüyle demokratik rejimi güçlendirir.

 

*********************

 

 

olan şudur: yeni görev emri aldılar.!!! nerden sorusuna cevab: siz anladınız oları.... 

Deniz Baykal'ın 'Minik Kuşu'

  Deniz Baykal'ın 'Minik Kuşu'  
" Ya başına saksı düştü ya da... "
11 Kasım 2007

" Ya başına saksı düştü ya da... "

 

" Ya başına saksı düştü ya da... "

Deniz Baykal'ın 'Minik Kuşu'

EMRE AKÖZAçılım, hem Kürt, hem Kuzey Irak sorunu tartışılırken sık sık kullanılan kelimelerden biri: "Açılım yapmak gerekiyor... Açılım bekliyoruz... Açılım yapmamız için önce silahların bırakılması gerek..."
Sözlüktekinin ötesinde anlamı var bu kelimenin: Hükümetin, ordunun ya da muhalefet partilerinin " vuralım " demenin ötesinde, ortaya çözüm önerileri atmasına işaret ediyor.
Geçen gün bir arkadaşım, " Baykal'ın açılımı hakkında ne düşünüyorsun" dedi. Ben de, " İki şık var " dedim... " Ya başına saksı düştü ya da... "
Bir insan, aniden fikir değişikliğine giderse... Çok farklı şeyler söylemeye başlarsa... "Başına saksı düştü herhalde" deriz.
CHP Başkanı Deniz Baykal'ınki de bunu andırıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
 
 
22 Temmuz seçimlerine gidilirken Kürt sorununa ilişkin dişe dokunur hiçbir şey söylemedi Baykal.
 
Kuzey Irak hakkında da bildik Ankara tezlerinin ötesine geçmedi.
 
 
 
Sonuç: Kürt vatandaşların yaşadığı illerde, AKP karşısında büyük bir yenilgi aldı.
 
 
 
 
 
 
Bilmiyor muydu böyle olacağını? Tabii ki biliyordu. En azından bölgedeki parti teşkilatı uyarmıştır genel başkanı.
Ama en gerekli zamanda, yani seçim öncesinde sessiz kaldıktan sonra, şimdi "açılım" yapıyor.
Niye? Başına saksı mı düştü?
Bunu söylemek Baykal gibi tecrübeli bir siyasetçiye haksızlık olur. Peki ne oldu?
Baykal'ın "açılımına" baktığınızda Kuzey Irak konusunda, " fazlasıyla somut " öneriler getirdiğini görüyoruz.
"Fazlasıyla somut" diyorum çünkü siyasetçiler kendilerine manevra alanı bırakmak için genellikle " muğlak " konuşur. Baykal ise açık konuşuyor.
Mesela: Irak'taki Kürt, Arap ve Türkmen gençlerin Türkiye'deki üniversitelerde okutulması... Ilısu Barajı'nın tamamlanması... Habur'a alternatif olarak Ovaköy sınır kapısının açılması...
Hele bir de " 20-30 yıl sonrasını düşünerek hareket etmeliyiz " demesi var ki... Genellikle " yarınlar " değil sadece " yarın " veya çok çok " öbür gün " kaygısıyla adım atan siyasetçiden ziyade bir " stratejisti " akla getiriyor.
Bu sözlere, bu örneklere bakıyorum da... Baykal'ın, partideki yetkili arkadaşlarıyla oturup bir gelecek tasarımı yaptığını gözümün önüne getiremiyorum:
CHP kurmayları büyük bir masanın çevresine oturmuş... Önlerine kocaman bir Ortadoğu haritası açmışlar... Herkesin önünde ilgili oldukları alana ilişkin dosyalar var...
Ekip uzun süre tartıştıktan sonra karar veriyor. Ve alınan kararları Baykal, bir "açılım" olarak kamuoyuna sunuyor.
" Peki nasıl olmuştur " diye sorarsanız. Belki Baykal ve arkadaşlarının hakkını yemiş olacağım ama... Aklıma gelen sahne başka:
Eskiden Genelkurmay semalarında iki tur attıktan sonra Emin Çölaşan'ın masasına konan ' Minik Kuş', bu kez Deniz Baykal'a bir dosya getirmiştir.
Baykal ve birkaç kurmayı dosyayı inceler. İçinde kendisinin de uygun, doğru, makul bulduğu birçok öneri vardır.
Bunlardan bir kısmını, Türkiye'deki Kürt vatandaşları da yakından ilgilendiren bir " Kuzey Irak açılımı " olarak bizimle paylaşır...
Niye mi böyle düşünüyorum? Hatırlarsanız... Ağustos ayında, Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, Kürtler, Ermeniler ve Aleviler hakkında bazı açıklamalar yaptığında... "Bunlar bilimsel kaygıyla yapılmış açıklamalar değil, belli ki Kürtlerle ilgili bir şeyler olacak" demiştik.
Oldu, hem de fazlasıyla oldu!
Bakalım Baykal'ınkinden neler çıkacak?

1980 sonrası Türk hikayeciliği

1980 sonrası Türk hikayeciliği



Alanında uzman 30’u aşkın akademisyen, Ümraniye Belediyesi’nin ev sahipliğinde bir araya gelerek 80 sonrası Türk hikâyesini tartışacak. 2 gün sürecek ‘Hikâyenin Bugünü / Bugünün Hikâyesi’ sempozyumu 19 Ekim’de başlıyor.

16 Ekim 2007 15:18
 

 

1980 sonrası Türk hikayeciliği

 

 

Ümraniye Belediyesi, dev bir kültür organizasyonuna daha ev sahipliği yapıyor. Belediyenin düzenleyeceği ‘Hikâyenin Bugünü-Bugünün Hikâyesi / 80 Sonrası Türk Hikâyesi Sempozyumu’nda, 30’u aşkın akademisyen ile alanında tanınmış yazar ve edebiyatçılar Türk hikâyesinin dünü ve bugününü tartışacaklar.

İstanbul Üniversitesi’nden Prof Dr. M. Fatih Andı ve Kültür Üniversitesi’nden Doç. Dr. Ömür Ceylan’ın koordinasyonunda gerçekleştirilecek sempozyum 19–20 Ekim tarihleri arasında gerçekleştirilecek ve 6 ayrı oturum halinde yapılacak.

Akademisyenlerin belirledikleri konu başlıkları altında araştırma ve incelemelerini sunacakları oturum sonlarında, tanınmış 2 hikâyecinin konuk olarak katılacağı söyleşiler yer alacak.

Söyleşilerin ilk günkü konuğu ünlü hikâyeci Rasim Özdenören, ikinci söyleşinin konuğu ise Ferit Edgü olacak.

Göreve geldikleri günden bu yana ‘Sosyal Belediyecilik’ anlayışıyla birçok sosyal, kültürel ve sanatsal etkinliğe imza attıklarını hatırlatan Ümraniye Belediye Başkanı Hasan Can, amaçlarının klasik belediye hizmetlerinin yanında, bu alanlara yönelik de kalıcı eserler bırakmak olduğunu belirtti. Başkan Can şunları söyledi:

‘Belediye olarak kültür ve sanatsal faaliyetlere hep öncelik tanıdık. Her yıl geleneksel olarak resim, hikâye ve şiir yarışmaları düzenleyerek bu alanlara yeni ve genç yetenekler kazandırdık. ‘15 Mahalleye 15 Kültür Merkezi’ sloganıyla, hiç kültür merkezi bulunmayan Ümraniye’ye şu ana kadar 10 kültür merkezi kazandırdık, diğerlerinin yapımı da sürüyor. Ümraniye’yi Anadolu yakasının kültür sanat merkezi yapacağız demiştik. Ümraniye bugün çevre ilçelerden katılımların olduğu birbirinden önemli kültürel faaliyetlere ev sahipliği yapıyor.

Şimdi de hikâye sanatının günümüzdeki durumunu, oluşturduğu edebi zenginliği, varsa sorunlarını ve açılımlarını ortaya koyacak, bu konularda değerli bilim adamlarımızın ve edebiyatçılarımızın düşüncelerini ve çalışmalarını paylaşacakları Hikâyenin Bugünü-Bugünün Hikâyesi/80 Sonrası Türk Hikâyesi Sempozyumu’na ev sahipliği yapıyoruz. Tüm edebiyatseverleri bu heyecanımıza ortak olmaya çağırıyoruz.’

 

AKP'siz hükümet mi güçlü AKP mi?

AKP'siz hükümet mi güçlü AKP mi?



Baykal 4 partili Mecliste başbakanlık rüyası görüyordu, ortamı gerdi. Seçime gidildi ağır yenilgi aldı. Kabullenmedi yine gerilim istiyor. 'Görünmeyen el' yeni seçim mi istiyor ?

03 Ağustos 2007 07:46
 
AKP'siz hükümet mi güçlü AKP mi?

Taha Kıvanç'ın köşe yazısı

Beklenen oldu, ne olacak...

Seçimler geçti, ama yaşanan süreçle ilgili tartışmalar yatışacağa benzemiyor. Başbakan Tayyip Erdoğan iki yakın arkadaşıyla bir araya geldi diye neredeyse yer yerinden oynayacak... Seçim sonucunu değerlendirmek ve yeni dönemle ilgili planlar yapmak için bir araya gelmekte geç bile kaldılar.

ANAVATAN lideri Erkan Mumcu ile DP lideri Mehmet Ağar gazete sütunlarından birbirlerine endaht ediyorlar... Hesaplarını gözlerden uzak bir köşede çözseler, eminim, kendileri de çevreleri de rahatlayacak...

“22 Temmuz günü Türkiye'de ne oldu?” diye sizler de merak ediyorsanız, zihninize açıklık getirecek iki okuma parçası sunacağım sizlere. Okuyunca hatırlayacağınız iki parça.

30 Nisan 2007 tarihi taşıyan ilk Kulis'i okuyalım:

“Kimileri olan-biteni anlamakta zorlanıyor. Ben de zorlananlardanım, ama benim anlayamadığım şey başka: Bugün yaşanan gelişmeler ister istemez bir erken seçimle sonuçlanacak; -iki ay, üç ay veya altı ay sonra- sandık mutlaka ortaya konulacak… Düz veya eğri hangi mantıkla bakarsanız bakınız, Abdullah Gül cumhurbaşkanı seçilse de, işin içine Rüfailer karıştığı için seçim yapılamasa da, bu süreçten hangi siyasî parti kazançlı çıkar dersiniz…

“Ben de sizler gibi düşünüyorum: Evet, muhalif oyların bir miktarını kendine çekme becerisini CHP de gösterecektir, ama işte o kadar; şu sıralarda yaşatılan gerginlik ve cepheleşme ara renkleri ortadan kaldıracağı için daha çok Ak Parti'nin işine yarayacaktır…

“Yanılıyor muyum?' diye bilebilecek durumdaki başkalarına da sordum, onlar da geçmişten sayısız örnek vererek 'Doğru düşünüyorsun' dediler… Peki de, onların dediği gerçekse ve ben doğru düşünüyorsam, bu durumda DYP ve ANAP liderleri, özellikle de Erkan Mumcu 'Meclis'e girmeyin' dedi diye oylamaya katılmayan ANAP milletvekilleri, bu davranışlarıyla kendi siyasî sonlarını getirdiklerini nasıl görmezler?

“Bir dostum, 'Vaktiyle sık sık yazdığın 2002 seçimiyle ilgili senaryoyu kendin unutmuşsun' dedi bana… Hatırladım. Üçlü koalisyon (DSP, MHP, ANAP) döneminde, önce Rodos'ta Tansu-Özer Çiller çiftiyle 'yeni hükümet' formülü pişiren bir medya patronu, daha sonra Frankfurt'ta 'MHP'yi koalisyon dışı bırakacak' bir projenin düğmesine basmıştı… Bunu gören MHP de 'Erken seçim olmalı' diye bastırdı…

“Sonucu biliyoruz: Erken seçimi zorlayan MHP de, onu mandepsiye bastırma hesabındaki DYP ve ANAP da erken seçimle Meclis-dışı kaldılar…

“Bugün de böyle bir 'oyun' kokusu alıyorum ben… Bir el, sağı-solu tahrik ederek siyasetin dengelerini değiştirme çabasında; ancak istediği olursa, kullandığı güçler değil de yok etmeyi düşündüğü hissini verdiği (Ak Parti) müthiş kazanacak… (..)

“Ekonomik liberalizmin babası Adam Smith, koyduğu esasların bazı boşluklarına işaret ederek sistemin onun öngördüğü biçimde çalışmayacağına dair itiraz edenlere karşı 'görünmeyen el' tezini ileri sürmüştü. 'Siz bilmezsiniz, 'görünmeyen bir el', insanların iradelerini esir alır ve onları böyle davranmaya zorlar' demeye getirerek…

“Burada da bir 'görünmeyen el' devrede. Bilesiniz istedim…”

1 Mayıs 2007 tarihli ikinci Kulis:

“Şimdi burada durup ülkenin gideceği 'en erken tarihteki bir erken seçim' sonucunun ne olabileceğini düşünelim… Bu işlerden anlayan bir dostum, 'DYP ve ANAP'ın yalpalaması yüzünden sağ seçmenin neredeyse bütünü Ak Parti'ye kayar; yüzde 50'ye bile varabilir oyu' iddiasında.

“Adam Smith'in 'görünmeyen eli' ile ABD'nin bir ilintisi yok tabii… Smith klasik anlamda bir Hıristiyan olmasa bile bir Yüce Yaratıcı'nın varlığına inanıyordu. Kaynaklar kendisinin 'dindar' olduğuna dikkat çekiyorlar. Piyasa ekonomisi ve kapitalizmin işleyişine dair tezlerinde inancından etkilendiği anlaşılıyor. Tezinde ileri sürdüğü 'görünmeyen el', birçok yorumcu tarafından, 'Allah'ın müdahalesi' olarak da yorumlanmakta…

“Burada 2002'yi hatırlamakta yarar var. Önce ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı koltuğunda oturan Kemal Derviş'in durduk yerde 'Erken seçim gerekir' dediği işitildi. Ardından, DYP ile ANAP yetkililerinin gizlice buluşup MHP'siz bir koalisyon pazarlığı başlattığı kulaklara geldi. Bir medya patronu da devredeydi; Tansu-Özer Çiller'le Rodos'ta, diğer sağ politikacılarla Frankfurt'ta konuyu görüştü. Kendisine karşı komplo hazırlandığı kanaatine varan MHP lideri Devlet Bahçeli '3 Kasım'da seçim olsun' demeye başladı…

“CHP lideri Deniz Baykal'ın 'Seçimden sonra oluşacak dört partili Meclis'te başbakan olurum' rüyası gördüğü günler… Bir 'görünmeyen el' müdahale etti, yapılan erken seçimden Ak Parti hükümet olarak çıktı.

“Görünmeyen el' bu defa Ak Partisiz bir hükümet için mi, yoksa yüzde 50 oyla liderini Çankaya'ya çıkarabilecek güce kavuşmuş bir Ak Parti için mi müdahale ediyor dersiniz? Ha, ne dersiniz?”

Her şey aylar önceden bu denli açıktı.

t.kivanc@yenisafak.com.tr

Türkiye Tarihi Buluşmanın Ev Sahibi

12.11.2007 00:01
Türkiye Tarihi Buluşmanın Ev Sahibi
Peres ve Abbas bugün Ankara'da biraraya gelecek.

İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres ile Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, Ankara'da buluşacak, dünyanın gözü Türkiye'de olacak.

Peres'den Anıtkabir Ziyareti
Tarihi buluşma için Türkiye'ye ilk gelen İsrail lideri oldu. Esenboğa Havalimanı'nda Milli Savunma Bakanı Vecdi Gönül tarafından karşılanan Şimon Peres'in ilk durağı Anıtkabir oldu.

Peres, Anıtkabir özel defterine de "Mustafa Kemal Atatürk Türkiye'yi, Türk halkını tarihi mirasından koparmadan yeni dünya ile birleştirmiştir. Bir imparatorluğu cumhuriyete dönüştürmüş ve yapmış olduğu 'Yurtta sulh, cihanda sulh' çağrısı sadece Türkiye'de değil, tüm dünyada halen yankılanmaktadır." diye yazdı.

İsrail Cumhurbaşkanı daha sonra üniversite öğrencileri ile buluştu. Bilkent Üniversitesi'nde düzenlenen bir törenle fahri doktora ünvanı aldı.

 

 

 

Konuşmasında , Türkiye'nin bölge barışına katkısından ise övgü ile

 

 

sözeden Peres,

 

 

"Bölgede iki ekol var. Biri Türk ekolü, barışçıl ve

 

anlayışlı, inançlara saygılı.

 

 

Diğeri ise İran ekolü, son derece endişe

 

verici."

 

şeklinde konuştu.

 

 

 

 

Türkiye'nin Filistin'de organize sanayi bölgeleri oluşturma girişiminin önemini vurgulayan Peres, İsrail-Filistin barışı için Filistin halkının yaşam standardının yükseltilmesi gerektiğine dikkati çekti.

Peres, Filistin topraklarını çevreleyen güvenlik duvarının da bir tercih değil bir savunma önlemi olduğunu savundu.

Ankara'daki İsrail-Filistin buluşması, ABD'nin Annapolis kentinde Ortadoğu barış sürecinin tartışılacağı kritik zirve öncesinde büyük önem taşıyor. Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas da bugün (12.11.2007) Ankara'ya geliyor.

Hem Peres hem Abbas, 13 Kasım Salı günü Meclis Genel Kurulu'nda konuşarak bir ilk gerçekleştirecek.

Peres, bir Müslüman ülke parlamentosunda konuşan ilk İsrail Cumhurbaşkanı, Abbas da Türkiye parlamentosunda konuşacak ilk Filistin Devlet Başkanı olacak.

 

 ****************************

 Konuşmasında , Türkiye'nin bölge barışına katkısından ise övgü ile sözeden Peres, "Bölgede iki ekol var. Biri Türk ekolü, barışçıl ve anlayışlı, inançlara saygılı. Diğeri ise İran ekolü, son derece endişe verici." şeklinde konuştu.

fitne bir açıklama çok tehlikeli

Suudilerle işbirliği bildirisine imza


Suudilerle işbirliği bildirisine imza

Suudilerle işbirliği bildirisine imza

Suudi Kralı Abdullah ile Erdoğan'ın Swiss Otel'deki görüşmesine daha sonra Gül de katıldı.

 FOTOĞRAF: TOLGA ADANALI / AA

11/11/2007 (345 kişi okudu)

ANKARA - Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından önceki gün havaalanında karşılanıp Devlet Şeref Madalyası takılan Suudi Arabistan Kralı Abdullah bin Abdülaziz El Suud'un dün Swiss Otel'de Başbakan Tayyip Erdoğan'la görüşmesine Gül de katıldı. Abdullah ile Erdoğan arasındaki 35 dakikalık görüşmenin ardından Gül'ün de katılımıyla yarım saatlik üçlü görüşme yapıldı. Abdullah'ı havaalanında yolcu etmek de Erdoğan'a nasip oldu.
Suudi Kralı ile Gül'ün görüş birliğine vardıkları konularda ortak bildiri imzalandı. Abdullah, Gül ve Erdoğan'ın huzurunda dışişleri bakanları Ali Babacan ile Suud Faysal'ın imzaladığı bildiride şunlar sıralandı:

Teröre karşı işbirliği ve yatırımlar artacak
Bölgesel konularda daha yoğun istişare ve işbirliği, karşılıklı üst düzey ziyaretlerin düzenli hale getirilmesi, terör-suçla mücadelede işbirliğinin artırılması, firmaların karşılıklı daha fazla yatırım yapmalarının teşviki, bu alanda karşılaşılan tüm engellerin kaldırılması, karşılıklı şube açılması dahil bankacılık alanında işbirliği.
Suudi tarafı, özel sektörünü tarım dahil Türkiye'de yatırım için teşvik edecek, imkanlar her iki ülke işadamlarına tanıtılacak, kara-deniz-havayolu ulaşımı artırılacak, taşımacılık sektöründe karşılıklı transit geçişler kolaylaştırılacak, işadamlarına vize kolaylığı sağlanacak, Türkiye ile Körfez İşbirliği Konseyi arasında serbest ticaret anlaşmasının süratle sonuçlandırılması için çaba sarf edilecek. İki ülke enerji alanında istişare ve işbirliği yapacak.
ABD'nin evsahipliğinde Ortadoğu barışı için ay sonunda düzenlenmesi planlanan Annapolis konferansı öncesi, Gül'ün davetiyle İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres bugün, Filistin lideri Mahmud Abbas yarın Ankara'ya geliyor. Önce Peres, sonra Abbas TBMM'ye hitap edecek. Gül, İsrail'in Kanal 2 televizyonuna barışa katkı için Annapolis'e katılmak istediklerini söyleyip "Türkiye orada olacaktır" dedi. (, aa)

 

Başka türlü zengin benim istediğim

Sanal Alem 


M. Serdar Kuzuloğlu Başka türlü zengin benim istediğim

 

 (65 defa okundu)

 

M. Serdar Kuzuloğlu

Kafamı kurcalayan ve zamansızlıktan başlanamayan projelerimin başında yazmak istediğim kitaplar var. Kitap yazabilen gazetecilere olan saygım da
bu fikri hayata geçiremediğim her gün biraz daha artıyor. Çünkü gazetecinin kitap yazması bir aşçının evde yemek yapması ya da bir futbolcunun antremandan sonra kafa dağıtmak için tek kale maç yapmasından farklı değil.
Notları birike birike koca bir balya oluşturan kitap projelerimden biri bilişim zenginlerini konu alıyor. Bilişim sayesinde bir şekilde zengin olanların hayat öyküleri... Bizdeki zengin profiline hiç uymuyorlar. Mesela şoförleri yok, çılgın gece âlemlerinde şampanya patlatmıyorlar, her bir parçası en az üç haneli bedellere alınmış giyim kuşamları da yok... Ama ceplerindeki para bizim görmemişlerin topunu donlarında sallayacak kadar da çok...
Bu insanların bir kısmı iki kalas bir heves diyerek bir yazılım ya da donanım üretmiş, bir kısmı da o heveslilere destek vermiş. Andy Bechtolsheim'i düşünün. Almanya doğumlu Bechtolsheim, Sun firmasını 1982 yılında Vinod Khosla, Bill Joy ve Scott McNealy ile kurarak kısa zamanda bir dev haline getirir. 1998 yılında iki tıfıl genç kapısını çalar ve yeni kuracakları ve çok ümitli oldukları girişimleri için destek isterler. Kulağa mantıklı gelen ama daha ismi bile konmamış bu şirket için Bechtolsheim çıkarır 100 bin dolar verir. Google da işte böyle kurulur. Gerisi malum. Ama Bechtolsheim ve onun gibi yüzlerce insanın eline geçen sadece torunlarına 'bak bu şirkete ilk ben destek oldum evladım' diyebilmek değil elbet. Bu küçük bedeller karşılığında o firmalardan aldıkları hisse payı sayesinde bugün servetlerine milyarlarca dolar ek katkı akmış durumda.
Üstelik o akıllara zarar servetleri alıp İsviçre'deki hesaplarına gömmemişler.
Kimi teknoloji müzeleri açmış, kimi dev bir gemi kiralayıp teknoloji tutkunlarına yönelik özel turlar düzenlemiş, kimi çocukluğundan beri tuttuğu ancak bir baltaya sap olamamış spor kulüplerini satın alıp zirveye taşımış. Neredeyse tamamı bu tip hevesli gençlere el vermeye devam etmiş.
Her gün internette bir girişime sahip insanlarla yazışıyor, vaktim olduğunca da görüşüyorum. Hepsinin ortak derdi reklam geliri olmaması ve büyüyememek. Tek hedefi daha iyi bir internet hizmeti ya da bilgisayar yazılımı olan bir insanın karşısına vergi, stopaj, muhtasar beyannamesi, SSK payı, teknoparklar mevzuatı ya da gelir/gider projeksiyonu, bütçe tahminleri gibi şeyleri koyunca afallaması, ürküp geri dönmesi doğal karşılanabilir. Bu durumda elinde iki seçenek kalıyor: ya kendi kaynaklarıyla gittiği yere kadar devam edecek ya da ceketi alıp, sırtına geçirip çıkıp gidecek.
Her iki ırmağın da sonu aynı hüsran yatağına akıyor oysa...
Türkiye gibi kaynakları kıt, ekonomosinin büyük bölümü kayıt dışı, istatistiksel bilgilerin bilişim gibi ölçüm üstüne kurulu sistemlerde bile bulunmadığı bir ortamda risk sermayesi denilen bu oluşumların kurulması, işlemesi kolay değil. Kanuni düzenlemelerin de bu yapıyı desteklediği söylenemez. Peki o zaman nasıl olacak bu işler?
Eğer kafanızdaki internet adresini yazıp bağlandığınız yabancı siteler üstüne oturuyorsa sorun yok. Ama teknik olarak herkesin yer almasına ve içine bir şeyler katmasına olanak sağlayan internette sizin de bir şeyler yapabileceğinizi düşünmeye başladığınız an bu gerçekler ister istemez kara kara düşündürüyor.
Küçük bir ayrıntı gibi görünse de ülkenin küçük hesapları ve güç dengeleri de geleceği baltalıyor. Örneğin web sitesi geliştirmek üzere eğitim alanları düşünelim. İlginç bir şekilde özel kursların hepsi kendini Microsoft'un kucağına oturtmuş; hatta Microsoft kursuna dönmüş. Peki durup düşünelim; Microsoft teknolojilerini kullanan bir tane web başarı örneği
aklınıza geliyor mu? Google, Facebook, YouTube, Yahoo? Bu listeyi ben
satırlarca uzatabilirim. Hiçbirinde Microsoft'un esamisi bile okunmuyor.
Bir web girişimine soyunduğunuzda bu tip irili ufaklı yapıların dünyadaki ilk tercihleri olan PHP, Ruby, Ruby on Rails ya da benzeri platformlarında eğitim almış birini arayın bakalım ne oluyor? Üstelik bunu sakın önemsiz bir ayrıntı da sanmayın.
Özetle internetten yırtmaya çalışanlara tavsiyem: akıntıya kapılmayın, sürüye katılmayın, yatırımcının önemini ve dolayısıyla onun önceliklerinin önemini yadsımayın. Üstelik unutmayın internet çağı daha yeni yeni başlıyor.
Hiçbir şey için de geç kalmış değiliz.
Beni dinleyeceklerini bilsem cebinde parası olanlara da birkaç altın tavsiye verirdim ama enerji de sonsuz değil; akıllıca şeylere yönlendirilmeli...

Büyük buluşma Murat Yetkin

Büyük buluşma

 

 

İsrail ve Filistin devlet başkanları tarihte ilk kez Ankara'da aynı parlamentoda birbirlerini dinleyecek ve aynı masaya oturacak

11/11/2007 (1129 kişi okudu)

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, yarın Ankara'da İsrail ve Filistin devlet başkanlarını aynı gün ağırlamakla kalmayacak. Ortadoğu barış sürecine yeni bir başlangıç zeminin aranacağı Annapolis (ABD) toplantılarından 15-20 gün kadar önce, İsrail ve Filistin devlet başkanlarını tarihlerinde ilk kez bir araya Çankaya Köşkü'nde getirecek. Bu aslında 2000 yılında Bill Clinton'ın başarısız kalan Camp David zirvesinden bu yana İsrail ve Filistin arasındaki en yüksek düzeydeki temas olacak.
Çankaya'da 13 Kasım'da sabah saatlerindeki üçlü toplantı ardından İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Perez ve Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas, beraberce TOBB Üniversitesi'ne gidecek ve aynı masa etrafında, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu ev sahipliğinde yemek yiyecekler.

 

TOBB Üniversitesi sonrasındaki durak, aslında bu iki ortak etkinlikten de önemli. İsrail ve Filistin devlet başkanları ilk kez ortak bir çatı altında birbirleri ardına konuşma yapacak, yani birbirlerini dinleyecekler. Bu çatının Türkiye Büyük Millet Meclisi olması, Türkiye'nin bölge politikalarında oynadığı rolü gösteriyor aslında. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad'ın ziyaretinden Suudi Arabistan Kralı Abdullah'a kadar bölge ülkelerinin liderlerinin Ankara'da adeta resmi geçit yapması henüz bunu gösteremediyse, Perez ve Abbas'ın Ankara'da buluşmayı, konuşmayı, aynı yemeği paylaşmayı kabul etmiş olmaları göstermeli. Türkiye'nin Avrupa Birliği ile düşe kalka yürümeye çalışırken Ortadoğu'da yalnızlaşacağını, üstelik Avrupa'da da etkisini yitireceğini düşünenler yanılıyor. Türkiye, AB ısrarını, AB içindeki bazı gerici güçlere karşın sürdürürken, Ortadoğu ile ilişkilerini sıçratmayı bildi.

 

Yine de Perez ve Abbas'ı Ankara'da bir araya getiren gücün, siyasetin vaatlerle dolu olan yüzü değil, somut adımlar içeren yüzü olduğunu görmemiz gerekiyor.
Perez ve Abbas, Ankara'ya bundan bir buçuk yıl önce, 2005 Nisan ayında TOBB inisiyatifiyle başlatılan Ankara Forumu projesine, nihai imzayı Gül ile birlikte atmaya geliyorlar. Ankara Forumu, Gazze'de, çatışmalar nedeniyle harap olmuş Erez sanayi bölgesini TOBB önderliğinde ve İsrail ve Filistin sanayi ve ticaret odalarıyla birlikte kurulacak bir şirkete devrederek burada 6 bin kadar Filistinliye iş ve Filistin ekonomisine kaynak sağlamak, böylece de siyasi gerginliğin yumuşamasına katklıda bulunmayı amaçlayan bir proje. Sloganı 'Barış için sanayi'. Şu anda ABD, Rusya, AB ve BM'den oluşan ve başında eski İngiliz Başbakanı Tony Blair'in bulunduğu Dörtlü Girişim'in elindeki yegâne somut ve yapılabilir proje.

 

Siyaset, soyut kavramlar somut adımlarla ifade edilebildiğinde vücut bulabiliyor. Türkiye'ye bölgesinde güç katan Ankara Forumu projesi bunun somut örneği. Ankara Forumu ile ortaya çıkan fırsat ve Türkiye'nin çabasını, ABD ve Irak'la PKK ile yaşanan soruna bakılarak 'Terzi söküğünü dikemez' sözüyle küçümsemek doğru değil. Uluslararası siyaset bileşik kaplara benziyor çünkü: Bazen size en yakın sütundaki suyu yükseltmeniz için bir başka sütuna su eklemeniz, katkıda bulunmanız gerekebiliyor.

 

Bu projenin gerçekleşmesinde en çok emeği geçenleri şimdi yazmak, sonra anmaktan daha anlamlı: Gül'ün teşviki ve Hisarcıklıoğlu'nun sahiplenmesi olmaksızın bu proje gerçekleşemezdi. Fakat projeyi ete kemiğe büründüren perde arkasında kalmış isimleri saymak gerekir: TOBB'un düşünce kuruluşu TEPAV'ın müdürü profesör Güven Sak ilk sırada sayılmalı. Şu anda Dışişleri Müsteşar Yardımcısı olan eski Tel Aviv Büyükelçisi Feridun Sinirlioğlu, şimdiki Türk Büyükelçisi Namık Tan, Türkiye'nin Filistin Ekonomi Koordinatörü Vehbi Dinçerler, Filistin'in Ankara Büyükelçisi Nebil Mahfuz, İsrail'in eski Ankara Büyükelçisi Pinhas Avivi ve yenisi Gaby Levy ortaya çıkmakta olan başarılı girişimi mümkün kıldılar.

* * * * *

Fikret Bila'nın gazetecilik başarısı

 

Fikret Bila, geçtiğimiz hafta Milliyet'te yayımladığı emekli komutan söyleşileriyle mesleğinin zirvesinde olduğunu gösterdi. Son zamanların en çok yankı uyandıran söyleşiler dizisi, hem Bila, hem Milliyet açısından bir habercilik başarısı oldu.

 

Söyleşilerin bu kadar yankı uyandırmasının nedeni her biri döneminin etkin isimleri olmuş, hatta bir darbeye önderlik ederek devlet başkanlığını almış Kenan Evren gibi komutanların, bugün geriye bakınca, güçlü oldukları dönemlerdeki fikirlerini yanlış bulmaları.
Üstelik bu yanlışlıklar, ülkenin bugün yaşadığı bazı ağır sorunların doğrudan kaynağı olmuş.

 

Örneğin, 'Kürt yoktur, karda yürürken kart, kurt ses çıkaran dağ Türkleri vardır' saçmalığını kitlelere mal eden Evren'in bugün doğu ve güneydoğuda görev yapan devlet memurlarının Kürtçe bilmesi gerektiğini söylemesi bir trajedidir. Bir hoşluk değildir, çünkü bu bakış nedeniyle hayatını kaybeden, ya da ömrünün geri kalanını acılar içinde geçiren çok sayıda insan vardır. Gerçi Evren 12 Eylül döneminin işkencelerinden hâlâ pişman görünmüyor ama, Bila'nın yardımıyla ortaya çıkan tablo, bundan birkaç yıl önce yine Milliyet'te Hasan Cemal'in 'Kürtler' dizisiyle billurlaşan 'PKK bugünkü haliyle aslında 12 Eylül dönemi Diyarbakır cezaevinin ürünüdür' tezini güçlendiriyor.

 

Diziyi okuduktan sonra aklıma şunlar takıldı. Yalnız Evren değil, o dönem görev yapan bütün yetkililerin görüşlerinin eleştirilmesi bazı sonuçları göze almayı gerektiriyordu. Eleştirenler çoğu zaman bölücülerin, teröristlerin değirmenine su taşımakla suçlanıyordu.
Acaba bugün yetkililerin hangi eleştirilmesi sonuçlar göze almayı gerektiren görüş ve uygulamaları yarın 'Hay Allah, yanlış yapmışız' söyleşilerinin konusu olacak?

Perez: Türkiye'nin bu girişimi eşsiz

Perez: Türkiye'nin bu girişimi eşsiz

Perez: Türkiye'nin bu girişimi eşsiz
Şimon Perez bugün Ankara'da olacak. FOTOĞRAF: DAN BALILTY / AP
  • TBMM'de konuşmaya davet edilmem eşsiz bir girişim. Türkiye dinlemenin de önemli olduğu mesajını veriyor
  • Erdoğan ve Gül Türkiye'nin geçmişindeki bir çelişkiyi, Türkiye'nin yeni geleceği için bir açılıma çevirdi
  • Terörle uzlaşma olmaz. PKK terörist. Ancak çözüm basit değil. Çok sabırlı olmanız lazım. Bir hamlede bitmez
  • 11/11/2007 (766 kişi okudu)

     

    ERDAL GÜVEN 

    Türkiye, bir yandan Irak'a yönelik sınır ötesi harekâta hazırlanırken bir yandan da Ortadoğu'da barışın inşasına yönelik diplomasi hamlelerini sürdürüyor. Geçen hafta Irak'a komşu ülkelerin temsilcilerini bir araya getirdikten sonra hafta sonu Suudi kralını ağırlayan Ankara, yarından itibaren İsrail ve Filistin devlet başkanlarıyla mesaiye başlıyor.
    Şimon Peres ve Mahmud Abbas, Ankara'da yalnızca muhataplarıyla ikili görüşmeler yapmayacak. İki lider aynı zamanda Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'le birlikte Köşk'te bir araya gelecek ve Ortadoğu barışını canlandırmaya yönelik yeni girişimi (Annapolis) ele alacak (Suudi kralıyla görüşmelerde de bu yeni girişim gündemdeydi).
    Simgesel açıdan çok daha önemlisi ise iki lider 13 Kasım'da birlikte TBMM'ye gidip birer konuşma yapacak. Ankara böylelikle hem İsrail ve Filistin liderlerine tarihte bir ilke imza attıracak, hem de birbirlerini dinlemeleri için zemin yaratacak.
    Abbas'ı bilmem ama Peres'in bugün başlayacak Ankara ziyaretinde en fazla önem verdiği, en fazla heyecan duyduğu bölüm, TBMM'de yapacağı konuşma. Nitekim geçen çarşamba günü Kudüs'teki başkanlık sarayında, Sabah'tan Nur Batur'la birlikte kendisiyle yaptığımız söyleşiye kendi ifadesiyle 'eşi benzeri görülmemiş bu davet'le girdi Peres:
    "Türkiye gibi bölgenin önde gelen güçlerinden, nüfusunun çoğunluğu Müslüman bir ülke, Filistin ve İsrail liderlerine ev sahipliği yapıp milli meclisine hitap etme imkânı tanıyor. Bu, Türkiye'nin bölge barışını desteklemenin ötesine geçip barışın inşa edilmesine katkıda bulunduğunu gösteren son derece önemli bir girişim. Türkiye şu mesajı veriyor hepimize: Konuşmak kadar dinlemek de önemli."
    Peres, İsrail'de Türkiye'yle ilişkilerin güvenlikten turizme her alanda geliştirilmesini, bir anlamda Türkiye'nin kazanılmasını öteden beri stratejik bir perspektif içerisinde destekleyen, bu uğurda bugün de çabalarını sürdüren politikacaların başında geliyor. Türkiye'yi bölgede ve genel olarak İslam âleminde model olarak gördüğünü, Avrupa Birliği'nin Türkiye'yi mutlaka üye yapması gerektiğini her fırsatta dile getiriyor...
    Peres söyleşimizde Türkiye'ye bakışını şöyle özetledi: "Yalnızca ekonomik ya da yalnızca askeri bir güç değil Türkiye. İkisi birden. Aynı zamanda İslam'la modernliğin pekâlâ bağdaşabileceğini, bir insanın hem Allah'a inanıp hem de bilgisayarı kullanabileceğini gösteren örnek bir ülke sizinki. Modernizmin gereği olarak sürekli değişim gösteriyor aynı zamanda. Zaman zaman krizlerle karşılaştığınızı biliyorum. Gayet doğal bu. Çünkü sancı çekmeden değişim olmaz. Türkiye yapısal bir değişimden geçiyor. Siyaset, toplum, ekonomi... Önemli olan, krizlerle yüzleşebilmek ve bu krizlerden fırsatlar çıkarmaya bakmak."
    Kriz demişken Türkiye'nin halihazırdaki en sıcak krizi PKK terörüne, Irak'a yönelik olası sınır ötesi harekâtına nasıl baktığını sorduk Peres'e. Ne de olsa topyekûn savaşlardan tutun da intihar saldırılarına kadar her türden 'ateş çemberi'nden geçmiş bir politikacı Peres. Tabii ki teröre prim tanımıyor ama terörle başa çıkmanın tek yolunun askeri önlemlerden geçtiğine ilişkin kuşkuları var İsrail Cumhurbaşkanı'nın:
    "Türkiye'nin terörle mücadelede benim tavsiyelerime ihtiyacı bulunduğunu sanmıyorum. Yeterince deneyimi, birikimi var. Ancak şu kadarını söyleyebilirim: Terörle uzlaşmaya varılmaz, şiddetle uzlaşmaya varılmaz. PKK politik değil, terörist bir hareket. Hangi hareket ki teröristtir, demokrasi karşıtıdır, barış karşıtıdır. İsrail, terörizm olgusuna her halükârda açıkça karşı. Ancak çözümün basit olmadığını da biliyoruz. Çok karmaşık bir mücadele. Çünkü organize bir orduyla savaşmıyorsunuz. Bireylerle savaşıyorsunuz. Savaştıkça da işin ne kadar zor olduğunu, ne kadar zaman aldığını anlıyorsunuz. Ne kadar dayanıklı olmanız gerektiğini, ne kadar sağlam bir mideniz olması gerektiğini anlıyorsunuz.
    Bizim tecrübemiz şunu gösterir ki bir hamlede alt edebileceğiniz bir şey değil terörizm. Bir vuruşta bitiremezsiniz. Çok sabırlı olmanız gerekir. Sivilleri, masum insanları hedef almamaya azami dikkat etmeniz gerekiyor. Çünkü siz Kürtlere, birleşik Irak'a karşı değilsiniz. Irak'ın parçalanması değil Türkiye'nin amacı. Açıkça söylüyor bunu. Dolayısıyla size karşı savaşmayanları ayırt etmelisiniz. Sizden farklı düşünseler de... Ama öte yandan PKK'nın teröre başvurması kabul edilemez. Sorunlarını ancak politik yoldan, diyalogla çözebilirler..."
    Peres Filistin Kurtuluş Örgütü'ne, Yaser Arafat' getiriyor bu noktada sözü: "Biz Arafat'la işe başladığımızda o da anladı ki iki şekilde hareket edemez. Ya o ya o. Ya diyalog ya terör. Ya oturup konuşursunuz ya da silaha başvurup diyalog ortamını dinamitlersiniz."
    İsrail Cumhurbaşkanı, gerek ABD gerekse Irak yönetiminin, PKK'ya karşı bir şeyler yapılması gerektiğini anlamaya başladığı görüşünde: "İzleyebildiğim kadarıyla Washington'ın bu konuda Türkiye'ye yönelik yaklaşımı nötrden sempatiye doğru değişiyor. (ABD Dışişleri Bakanı Condoleezza) Rice'ın Ankara ziyareti de bu çerçevedeydi. Irak yönetimi de PKK'ya göz yumamayacağını daha iyi kavrıyor gün geçtikçe..."
    Peki ya Kürdistan Bölgesel Yönetimi'nin tutumu? Mesud Barzani'nin meydan okumaları, bağımsız Kürt devleti yönündeki çıkışları? Irak'ın parçalanma olasılığı? Peres, Kürt liderliğiyle açık bir tartışmaya girmek istemediğini söylüyor; Irak'ın parçalanmasını ise ne Irak'ın ne bölgenin yararına görüyor:
    "Irak'ın parçalanmasını isteyen ülke yok. Amerika istemiyor, Türkiye istemiyor. Birçok insan federal ya da konfederal çözümden söz ediyor. Bu zaten Iraklılarca kabul edildi. Buna kulak vermek gerekir. Tüm bunlar politik olarak çözülmeli. Şiddetin yeri olmamalı. Acılar, düşmanlık yaratıyor, yanlış anlamaya yol açıyor, konuyu karmaşıklaştırıyor. Arena şiddetten temizlenirse seçenekler zenginleşir. Anlaşma şansı artar. Irak'ı bir arada tutmak daha iyi. Ayrılmaları imkânsız zaten. Sınırlar konusunda anlaşmaları mümkün olmaz. Yeni sınır haritası, Kürtleri, Türkleri, İranlıları anlaşmazlığa sürükler. Gevşek bir federasyon en iyisi. Çünkü toprağı bölemezsiniz, serveti bölemezsiniz..."
    Türkiye-İsrail ilişkilerinin, 1990'ların başından itibaren önce askeri, daha sonra siyasi ve ekonomik düzeyde bölgedeki güç dengelerini etkileyecek ölçüde gelişme gösterdiği malum. Ancak AKP'nin iktidara gelmesiyle Türkiye-İsrail ilişkilerinde gerilemeden söz edilemese bile bir duraksama dönemine girildiği yönünde genel bir kanı var. Peres bu kanıyı paylaşmıyor:
    "Türkiye'de hükümet değişti ama Türkiye-İsrail ilişkileri değişmedi. Bu, ilişkilerimizin derinliğini gösterir.
    Oportunist bir ilişki değil bizimki. İki ülke Ortadoğu'da birlikte yaşamı savunuyor. Bunu gerçekleştirmek düşündüğümüzden daha uzun sürebilir. Zorlukları aşmamız gerekecek. Ama yola çıkmış bulunuyoruz. Türkiye'nin bu yola baş koymasından çok memnunum. İki ülke de bölgede ekonominin ve güvenliğin itici gücü. Bu gücümüzü barışı pekiştirmek için kullanabiliriz. Birlikte çalışabiliriz. Çalışıyoruz da. TBMM'de konuşacak olmam da bunun en sağlam kanıtı değil mi? Her iki tarafta da eleştiriler olabilir. Normaldir özgür toplumlarda bu.
    Ama genel olarak ilişkimiz değişmedi. İlişkilerin temeli değişmedi..."
    Peres tam da bu noktada Başbakan Tayyip Erdoğan ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün mevcut siyasi konumlarına ilişkin çarpıcı bir analiz yapıyor:
    "Erdoğan ve Gül, Türkiye'nin geçmişindeki bir çelişkiyi, Türkiye'nin yeni geleceği için bir açılıma çevirdi. Şu anda bulundukları konumlara farklı bir yoldan geldiler belki ama hiçbir zaman istikametlerini kaybetmediler. Zaten sorun, nereden geldiğiniz değil, nereye gittiğiniz..."

    * * * * *

    Ahmedinecad imparatorluk peşinde
    Irak'taki Baas rejiminin yıkılması, Ortadoğu'da İsrail'e yönelik stratejik tehditlerden birini ortadan kaldırmıştı. Ancak İsrail açısından diğer stratejik tehdit, İran'daki İslam cumhuriyeti giderek daha fazla tehlike arz ederek varlığını koruyor. İran'ın halihazırda geliştirmiş bulunduğu uzun menzilli Şihab füzeleri bir yana, İsrail istihbaratı İran'ın bir yıl içinde nükleer bomba üretebilecek noktaya gelebileceğini savunuyor (Amerikan istihbaratına göre bu süre üç ila beş yıl). Peres de hem İsrail'in bekası hem de tüm Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarı açısından en büyük tehlikenin İran'daki rejim olduğunu düşünüyor:
    "Şu çok açık ki Tahran yönetimi hegemonya kurmak istiyor. İran bugün imparatorluk peşinde koşan tek ülke. Hem de teokratik, otokratik bir hegeomonya bu. Atatürk modernizme ulaşmak için hilafeti kaldırmıştı. Ahmedinecad modernizmi gömüp hilafeti canlandırmak istiyor. Bu bölge için, dünya için bir felaket olur. Bunun mutlaka önlenmesi lazım."
    İsrail lideri, bir Filistin devletinin kurulabileceğinden hâlâ umutlu. "Bu devletin kurulmasıyla sınırlar kaçınılmaz olarak yeniden çizilecek. Hizbullah gibi, Hamas gibi, İran gibi aşırılıkçılar var tabii. Bunlar barışa karşı savaşıyor. Kan dökülmesi de işleri zorlaştırıyor. Ancak kan dökülse bile barış süreci ilerleyebilir. Bugüne kadar ilerleyebildi. Eninde sonunda tüm bu engellerin üstesinden gelebileceğimize inanıyorum. Unutmamak gerekir ki kısmi bir başarı, tam bir başarısızlıktan iyidir."

    * * * * *

    Özal'ın incisi...
    Peres anlattı: "Ortadoğu çok karmaşık bir bölge. Cumhurbaşkanı (Turgut) Özal ki çok bilge bir adamdı, iyi bilirdi bölgenin bu özelliğini. Bir keresinde kendisine sormuşlar, 'Ortadoğu sorunuyla neden bu kadar çok ilgileniyorsunuz' diye. Şöyle yanıt vermiş: 'Sorunu iyi öğrenmem lazım ki günün birinde bir yemeğe davet edildiğimde şunu önceden bilebileyim: Beni konuk listesine mi koyacaklar yoksa yemek listesine mi...' Tabii ki biz de hiçbir zaman yemek listesinde yer almak istemeyiz."

     

     

        çok tartışılacak ifâdeler

          kısa kısa cümleler !!! 

     

     

     

     Ahmedinecad imparatorluk peşinde

     

    Irak'taki Baas rejiminin yıkılması, Ortadoğu'da İsrail'e yönelik stratejik tehditlerden birini ortadan kaldırmıştı.

     

    Ancak İsrail açısından diğer stratejik tehdit, İran'daki İslam cumhuriyeti giderek daha fazla tehlike arz ederek varlığını koruyor.

     

    İran'ın halihazırda geliştirmiş bulunduğu uzun menzilli Şihab füzeleri bir yana, İsrail istihbaratı İran'ın bir yıl içinde nükleer bomba üretebilecek noktaya

     

    gelebileceğini savunuyor (Amerikan istihbaratına göre bu süre üç ila beş yıl).

     

     

    Peres de hem İsrail'in bekası hem de tüm Ortadoğu'nun güvenlik ve istikrarı

     

    açısından en büyük tehlikenin İran'daki rejim olduğunu düşünüyor:

     

    "Şu çok açık ki Tahran yönetimi hegemonya kurmak istiyor.

     

     

    İran bugün imparatorluk peşinde koşan tek ülke.

     

     

     

    Hem de teokratik, otokratik bir hegeomonya bu.

     

     

     

    Atatürk modernizme ulaşmak için hilafeti kaldırmıştı.

    (HİLÂFET İLE SALATANAT'IN FARKLI OLDUĞUNU BİLMİYORLAR MI ? Kİ  KALKMIŞ OLAN SALTANAT'DIR. HİLÂFET DEĞİL.)

     

     

     

     

    Ahmedinecad modernizmi gömüp hilafeti canlandırmak istiyor.

     

    Bu bölge için, dünya için bir felaket olur. Bunun mutlaka önlenmesi lazım."

     

    İsrail lideri, bir Filistin devletinin kurulabileceğinden hâlâ umutlu.

     

    "Bu devletin kurulmasıyla sınırlar kaçınılmaz olarak yeniden çizilecek.

     

    Hizbullah gibi, Hamas gibi, İran gibi aşırılıkçılar var tabii.

     

    Bunlar barışa karşı savaşıyor.

     

    Kan dökülmesi de işleri zorlaştırıyor.

     

    Ancak kan dökülse bile barış süreci ilerleyebilir.

     

    Bugüne kadar ilerleyebildi.

     

    Eninde sonunda tüm bu engellerin üstesinden gelebileceğimize inanıyorum.

     

    Unutmamak gerekir ki kısmi bir başarı, tam bir başarısızlıktan iyidir."

     

     

     

    ip-location